Ruhlar, Sanat ve Viyana

“Mükemmel”in tanımını bizzat yazan şehir Viyana’da, modum üç gün içinde hayranlıktan sıkıntıya doğru geçiş yapıyor. Pasta kreması gibi pürüzsüz bina süslemeleri, insana 18. yüzyıl’da bir düşes tribi yaşatan kemerli yürüyüş yolları, güneşin parladığı mermer köşebaşları… Bu aşırı doz estetik ve düzen bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlıyor, çünkü insan yapımı olmalarına rağmen insanı anlatmıyorlar. İnsan olmak, mükemmel olmamak, karmaşa, inişler ve çıkışlar demekse, bu şehir insanın varoluşuyla bir noktada çelişiyor…

Viyana’da geçirdiğim üç gün içinde sanırım gördüğüm tek sıradışı -ya da insana dair şey diyeyim- Franz Xaver Messerschmidt’in kafa heykelleri oluyor. Tabiki yine mükemmel bir sarayın içinde sergileniyorlar. Kendi vücudunu çimdikleyip -bu kelimeyi yazıda kullanacağımı hiç düşünmezdim- ortaya çıkan surat ifadelerini heykele dönüştüren sanatçının enteresan bir hikayesi var. Okumaya devam et “Ruhlar, Sanat ve Viyana”

Reklamlar

İmparatorluklar ve Gezginler

Küçük Prens’in yazarı, Saint Exupery ‘İnsanların Dünyası’ kitabında mola için uçağını indirdiği Punta Arenas’ın sokaklarında dolaşıp, insanlarını gözlemlerken “Ben bir yabancıyım. Hiç bir şey bilmiyorum. Onların imparatorluklarına giremiyorum.” diye düşünür.

Seyahat ettiğim yerlerde ben de aynı kaygıyı hissederim çoğu zaman. ‘Oralı’ olmadığımı düşününce oluşan ufak bir üzüntü ve bir boşluk hissi.

Çünkü sadece bir turistsen o insanların günlük rutinlerini bilemezsin. Ara sokaklara ne kadar dalarsan dal, ne kadar çok insanla konuşursan konuş orada doğmuş,büyümüş veya yaşayan bir insanın kaygılarını, önemsediklerini, normal kabul ettiklerini veya etmediklerini benimseyemezsin, ortak duyguları, anıları paylaşamazsın.

Bazen gezdiğim yerlerde, burada yaşasaydım nasıl olurdu?’nun birkaç saniyelik hayalini kurarım. Her sabah o caddede yürüyerek işe gitsem, o bayıldığım parka gelip sabah kahvemi içsem, bir akşam daraldığımda inip birşeyler içmeye çıksam, tembel bir pazar günü penceremden sokağın hareketini izlesem. Oraya ait olsam.

Bazen havaalanı yolundayken, ben evime gitmek için yoldayken onların günlerini tasasızca devam ettireceklerini düşünürüm. Evlerine dönerler, sakince vitrinlere bakarlar, pazar günleri o vaha gibi parkta koşularını yaparlar. Niye bilmem çoğu zaman seyahat ettiğim yerlerdeki bu insanların yaşantılarını hayal ederim. Bu hayal dünyasında hayatlar sıradandır ve sıradanlığın verdiği huzuru düşünmek inanılmaz hoşuma gider. Alışkanlıklar vardır burada, rutinler vardır.

Gittiğimiz şehirlerdeki insanların huzurla akıp giden zamanına dahil olmak isteriz, ama kendi dünyamızdan ayrılmak da korkutucu ve yepyeni bir yoldur. Zaten onların dünyasına girsen de bir zaman sonra bir başka dünyanın hayalini kurarsın. Sonuçta doğup büyüdüğümüz, alışık olduğumuz kendi imparatorluklarımıza çakılı kalırız, alışkanlıklarının esiri haline gelmeyenlere yani gezginlereyse hayat çok daha cömerttir.

 

Fotoğraf: Paris Seine Nehri’nden.

Tayland’da Avrupa Havası: Phuket Old Town

Tayland’ın Güney sahillerindeki son durağımız Phuket Old Town. Yarın, deniz-kum-güneş üçlüsünün hakkını vermiş olmanın gururuyla Bangkok’a döneceğiz.

Bir hafta önceki gelişimizde Phuket’in bize pek nazik davrandığını söyleyemeyeceğim. Uçağımızı kaçırıp birkaç saat rötarla yarımadaya vardıktan sonra hala gizemini koruyan bir nedenle rezervasyonumuzun iptal edildiğini öğrenmiş, gece yarısı otelsiz kalmış, ilk defa Booking’den değil otel lobisinde oda almış, sabaha karşı 5’te ancak uyuyabilmiştik. Kaldığımız Patong Beach bölgesi, dev birer Hooters ve Hard Rock Cafe’si, Starbucks’ı ve Häagen-Dazs’ıyla küçük bir Amerika gibiydi (artı fuhuş sahneleri). Aynı zamanda da ilk defa motorsiklet kullanmış ve sahilde yoga yapmıştık. Hem tatlı hem tatsız ilklerle doluydu ilk Phuket deneyimimiz. İkinci gelişimizde ise değişiklik yapıp yarımadanın diğer ucundaki Old Town’u görmeye karar verdik. Okumaya devam et “Tayland’da Avrupa Havası: Phuket Old Town”

Tayland Notları

Taksi şehrin gece hayatının kalbi Khao San Road’a doğru giden ara sokaklarda ilerliyor. Sağlı sollu dükkanlar, dumanı tüten harlı yiyecek tezgahları, bir kenarda kimseye rahatsızlık vermeden bekleyen fahişeler, bir de ne olduklarını hala anlamadığım vitrinsiz dükkanlar. Birbirini çapraz kesen baklava desenli kepenkleri ya kapanmış ya kapanacak. Kepenkler inse de içerisi görünmeye devam edecek. Motorsiklet ya da herhangi bir makine tamircisi gibiler ama tam da kestiremiyorum. Akşamın inmesiyle beraber tüm sahne koyu griye bürünüyor, yalnızca tek bir köşe aydınlık. İnsan boyunda, aydınlatılmış kırmızı renklerde bir sunak, üzerinde altın rengi bir Buddha ya da bir mitolojik tanrı duruyor. Tayland’da geçirdiğim süre boyunca bu sahnedeki kontrasta sık sık tanık oluyorum. Okumaya devam et “Tayland Notları”

Sanat yollara düşerse: Aslı Narin ile Moving Atelier üzerine

Hayattaki en güzel şeyler listesinde seyahat ve sanat kesinlikle başları çekiyor. Sanatçı Aslı Narin’in yolculuk ve sanatı buluşturduğu Moving Atelier fikrine bu yüzden bayılmıştım. Aslı ilk projesini Gürkan Mıhçı ile birlikte Ankara’dan Kars’a giden 24 saatlik Doğu Ekspresi’nde gerçekleştirdi. Neslihan Koyuncu ile Kapadokya’da yaptığı ikinci projeden ise yeni döndü. Ülke isimlerinin havada uçuştuğu bir sabah kahvesinde tüm detayları kendisinden dinledim:) Okumaya devam et “Sanat yollara düşerse: Aslı Narin ile Moving Atelier üzerine”

Oliver Ressler ile Alternatifler Üzerine Kısa bir Sohbet


Oliver Ressler içinde bulunduğu dünyanın işleyişine farklı alternatifler bulmaya çalışan bir sanatçı. Yirmi yılı aşan sanat üretiminde demokrasiyi, yurttaşlığı, ekonomiyi, üretimi, göçmenliği, çevreyi ve birçok kavramı küresel olarak kabul gören fakat tökezlediği yadsınamayacak bir sistemin parçaları olarak sorguluyor. Sanatçının Salt Galata binasına yayılan sergisi bugün artık varlığını yoksayamadığımız sorunlara eğiliyor ve bir ‘başka yol’ araştırıyor.
Okumaya devam et “Oliver Ressler ile Alternatifler Üzerine Kısa bir Sohbet”

Şifa Girinci: Veri Nasıl Sanata Dönüşüyor?

Forbes makalelerinde, ekonomi kitaplarında gördüğümüz sayılar ve grafikler Şifa Girinci’nin sanat pratiğinin bir kolunu oluşturuyor. Bize sunulan verilerin doğru yorumlandırılmadığını düşünerek veriler üzerine çalışan Şifa ile Haliç’e bakan tatlı atölyesinde buluştuk, veri sanatı (data art) ve kendi sanat pratiği üzerine çok keyifli bir röportaj yaptık. Okumaya devam et “Şifa Girinci: Veri Nasıl Sanata Dönüşüyor?”

Contemporary İstanbul 2016’dan Notlar

Contemporary İstanbul bu sene ülkenin siyasi problemlerinin yansımalarına rağmen 11. Kez düzenleniyor. Yine Asya’dan Latin Amerika’ya geniş bir coğrafyadan sanatçıları bir çatı altında izleme imkanı veriyor.
Fuarın içeriğinde bu sene birkaç yenilik var. Collector Stories Türkiye’den 60 koleksiyondan seçkilerin sergilendiği ve koleksiyonerlerin sanat alımı yapmalarındaki motivasyonları ve koleksiyon oluşturma hikayelerini izleyebileceğimiz bir bölüm. Benim en keyif aldığım bölüm oldu açıkcası. Özellikle sanat alımının görece daha geniş bir kitleye yayılmaya başladığı bir dönemde çok ufuk açıcı bir bölüm olmuş.

Okumaya devam et “Contemporary İstanbul 2016’dan Notlar”

CI 2016 Yaklaşırken Naçizane Önerilerim

Yarın Contemporary İstanbul açılıyor. Evet bu sene de metrekareye on kişi düşecek ama bu ayağımıza kadar gelen uluslararası sanatçıları ve eserleri kaçırmak için bahane değil. Bu sene de fuarda Asya, Latin Amerika’nın da dahil olduğu 19 farklı ülkeden 500’ün üzerinde sanatçıyı görme fırsatı yakalayacağız. İşte bu bolluk, bazen karmaşa, içinde maksimumu almanız için birkaç naçizane önerim. Okumaya devam et “CI 2016 Yaklaşırken Naçizane Önerilerim”

SALT’ta Tek ve Çok 

Benim jenerasyonumun, ailelerin bir araya geldiği akşamlarda kesinkes dinlediği bir hikaye vardır. Kot pantalon ve Converse hikayesi! Hikayenin kilit karakteri, yurtdışına çıkan bir akrabadır. Bu amca o zaman Türk vatandaşlarının şimdiki gibi elini kolunu sallayarak yurtdışına çıkamadığı, hatta döviz dahi bulunduramadığı bir atmosferde her nasılsa Amerika’ya gidecektir. Gitmişken de tabiki ailenin gençlerini düşünecek masmavi bir kot ile altı aşınana kadar giyilecek bir çift Converse getirecektir. Biraz nostalji biraz da ‘siz anlamazsınız tabi şimdi her şey elinizin altında’ küçümsemesiyle anlatılan hikaye, bolluğun içine doğmuş y kuşağını hem şaşırtır hem de biraz bayar. Her aradığımızı alışveriş merkezlerinden, mağazalardan, olmadı internetten kolayca bulabilen bir nesiliz çünkü, pek empati kuramayız. Fakat yine de bu hikaye bir nostalji ve Türkiye’nin geçirdiği değişimin simgesi olarak anlatılmaya devam edilir. Okumaya devam et “SALT’ta Tek ve Çok “